4 ocak pazar. Bütün gün evin çeşitli yerlerinde uyuduktan sonra bir şeyi farkettim. Elma aromalı diş macunlarına çok alışmışım. Ağzımı ferahlatıyor. Elmalı olduğu için de gün içinde yeterince alamadığım vitaminleri, diş macunu ile sanki alıyormuşum hissi veriyor. Bi de her seferinde, sadece ağızda bıraktığı tadın yeşil elmalı olduğu, yenildiğinde ise normal diş macunu tadı olduğunu, merak edip çiğnediğimde ürkütücü bir şekilde anlıyorum.
yorumlar (0)sıfırbir.aralık.ikibinsekiz. Gökçe Akçelik, Barkın Engin, Orçun Baştürk, Selçuk Artut ve Burak Tamer’den oluşan Replikas’ın beşinci albümü ‘Zerre’ yayınlandı. Peyote Müzik tarafından yayınlanan ve 12 şarkının bulunduğu albümün kayıtları Gökçeada’da eskiden yarı açık cezaevi olan bir bina stüdyoya dönüştürülerek gerçekleştirildi. Replikas’ın ilk albümü “Köledoyuran” 2000 yılında, ikinci albümü “Dadaruhi” ise 2002
yılında yayınlandı. Müzik eleştirmenlerinin beğenisini toplayan albümler en iyi yerli yapımlar arasında gösterildi. Yurtdışında da ilgi ile karşılanan albümler, yabancı plak şirketleri tarafından satışa sunuldu ve çeşitli radyoların listelerine girdi. “Dadaruhi” Amerika'da yayın yapan WXYC isimli internet radyosunun listelerinde 2 numaraya kadar yükseldi. Village Voice dahil olmak üzere çeşitli dergilerde Replikas ile ilgili röportajlar ve makaleler yayınlandı. Replikas, albümlerin yanı sıra film müziği çalışmaları da gerçekleştirdi. Bu alandaki ilk projesi 2001 yılında Serdar Akar’ın “Maruf” isimli filminin müzikleriydi. 2005 yılında Kutluğ Ataman’ın “İki Genç Kız” isimli filminin müziğine imza atan Replikas, Fatih Akın’ın “İstanbul Hatırası” filminde yer alan sanatçılar arasında bulunuyor. Replikas, Türkiye’nin yanı sıra Avrupa'nın önemli kentlerinde sahne aldı. 3. albüm Avaz, daha önce Sonic Youth, Pussy Galore, Helmet ve Dinosaur Jr. gibi isimlerle çalışmış olan Wharton Tiers’in prodüktörlüğünde kaydedildi. Avaz albümü Mayıs 2005 tarihinde, Ekim 2006 yılında ise Film Müzikleri toplama albümü yayınlandı. Zerre Türkiye'deki stüdyolarda elde edilebilecek seslerin ötesine geçebilmek ve farklı mekanların akustiğinden yararlanabilmek için Gökçeada'da bulunan eski yarı açık cezaevi olan bir binayı stüdyoya dönüştürdüler ve kayıtları burada yaptılar. Yaptıkları bu özellik albümde çok net hissedilebiliyor. Tüm miks süreçleri Replikas üyeleri tarafından gerçekleştirilen ve mastering'i New York'ta daha önce Franz Ferdinand tarzı grupların çalıştığı "West West Side" mastering stüdyolarında yapıldı.
Bu adamlar her albümde farklı deneysel süreçlerden geçiyorlar. Bundan önceki albümlerinde genel olarak, doğu kültürü, arabesk, tasavvuf, tekke kültürü, ölüm, ruh hastalıkları gibi temalar ve türk psikedelik müzik kültürüne göndermeler varken bu albüm tam anlamıyla batı temalı çok sert ve avant-rock şarkılar barındıran hatta bazı şarkılarda punk havası sezilen bir albüm olmuş. Albümdeki 12 şarkının da davul ve bas gitar ağırlıklı olduğu söylenebilir. Çok klişe olacak ama bu albüm replikasın en oturmuş ve en olgun albümü. O vokallerin güzelliği nedir öyle! Bir albüm düşünün ki rage against the machine, joy division ve erkin koray'ın karışımı olsun. işte böyle bir albüm olmuş "zerre". Normalde bok kafalıların yaptığı bir şeyi yapıp(bazen zevkli olabiliyor bu siz de deneyin) albümdeki şarkılara 10 üzerinden puanlar vereceğim. Alanis Morissette'nin 'Jagged Little Pill' albümüne 10 üzerinden 8, Pearl Jam'in Ten albümüne 10 üzerinden 10(ironik olmuş değil mi?), Serdar Ortaç'ın 'Nefes' adlı albüme 10 üzerinden 0.2(sıfır nokta iki), White Stripes'ın 'Get Behind Me Satan' albümüne 10 üzerinden 6 verecek olursak bu albümde 10 üzerinden 7.5'i hakediyor diye düşünüyorum. şarkı isimleri için, kendi mail grubundan bazı şarkıları bize dinletip, bizden isim bulmamızı istemişlerdi. Çok samimi bir grup, her kafanıza esen şeyi danışabilirsiniz size bildikleri doğrultuda yardım edeceklerdir. Grup üyelerinin hepsi akademisyen. Bazıları hem master yapıyor hem üniversitede ders veriyor. Barkın Engin, Bilgi ve Mimar Sinan üniversitelerinde ders veriyor, İTÜ Miam'da doktora yapıyor. Selçuk Artut, Sabancı Üniversitesi'nde akademisyen, Burak Tamer ise İTÜ Miam'da doktorasını sürdürüyor. Orçun Baştürk ve Gökçe Akçelik de yüksek lisans eğitimlerini sürdürüyorlar. Albüm 'Dadaruhi'den daha iyi olmasa bile çok güzel olmuş. 
1.Bu Sıkıntı (7) - Gökçeada'nın akustiğinden faydanıldığı davullardan anlaşılıyor. Çok etkileyici bir 'giriş' şarkısı. elektronik altyapısı olan endüstriyel bir müzik olmuş. Balıktan önce rakıya başlamak gibi birşey.
2.Zerre (9) - Normalde hiç bir albüme, içindeki şarkıların birinin ismini vermeyen replikas 'Zerredir belki ama yok denilmez' sözünün sadeliğinden etkilenmiş olacak ki ilk defa böyle birşey yapmışlar. Şarkının sözleri çok güzel. orçun baştürkün nasıl iyi bir davulcu olduğunu yaptığı ataklardan tekrar hatırlıyoruz. birde bu şarkıda pasif-agresif bir ruh hali var sanki bir hızlanıyor bir yavaşlıyor bir duruyor filan..
3.Bugün Varım Yarın Yokum (9) - Gökçe Akçelik'in vokaliyle şahlanan 'Erkin Korayvari' bir şarkı. Sanırım ilk klibi bu şarkıya çekeceklermiş. Replikasın myspace sayfasından dinlenebiliyor. Bu şarkının en sevdiğim kısmı çok sade bir şarkı olması, vokallerin güzelliği ve şarkının ortalarına doğru tekrarlı wah pedalların çıkardığı seslerin sonrasında bir anda patlayan davulların sesleridir sayın okuyucu.
4.Dulcinea (8) -Arka planda elektronik bir loop(döngü) var. Her müzisyen stüdyoya girip ayrı ayrı kendi enstrümanlarını çalıp loop un üzerine bunları yerleştirip şarkıyı öyle kaydetmişler. Konserlerinde çalamayacaklar, bunun sebebi şarkıyı konserde çalmak için Barkın Engin'den 3 tane, Burak Tamer'den de 4 tane falan olması lazım! Bu nedenle konserlerde Dulcinea'nın farklı bir versiyonunu çalacaklarmış. Bu şarkıda biraz dadaistlik sezdim sanki.. o ne ki demeyin üzerine tıklayın öğrenin.
5. Bitti Deme (9) - Yol şarkısı! O bas gitarın girişi nedir öyle? Sopranos dizisinin giriş müziğine benzettim ben. Off o borozanlar nedir öyle. bayıldım süper olmuş! şarkının sonunu trash grubu edasıyla bitiriyorlar. Ayrıca şarkıyı dikkatle dinlerseniz gökçe akçelik'in ağzını açıp kapama sesini bile duyabiliyorsunuz. Belkide en güzel şarkı bu albümdeki.
6. Vakt-i Kerahat (9) - Mayışık gitarlarıyla ve ona uygun vokalleriyle yağmurda dinlenecek muhteşem bir şarkı. Nereden baksan bir replikas şarkısı olmuş. Albümden bir şarkıyı alıp akıl hastanesine yatıracaz deseler bu şarkıyı götürürlerdi. Şarkının sonlarına doğru Orçun Baştürk'ün çaldığı o davul-zil(onun gibi birşey)karışımı şey nedir bir çözemedim.. sanki püsküllü caz bagetini hi-hat e vuruyor ama bir yandan bas davula vuruyor biri sesler çıkıyor. Bilen varsa bana söylesin mail atsın filan.. interaktif olalım azcık!
7. Bozuk Düzen (7) - Loop(döngü) halinde arka fonda düzensiz gitar riffleri var. Şarkının bazı yerlerinde kayıp giden bas gitar insana büyük haz veriyor.
8. Boş Vücut (8) - David Lynch filmlerinin dinginliği ve derinliği var bu şarkıda. Fena halde ürkütücü. Avaz albümünde yer alan bahar şarkısının bu albümdeki versiyonu. duygusal ve hüzünlendiyor. gerçek sessizliğin içinde...
9. Gülmediğin Günler (6) - Şarkının başlangıcı pek hoşuma gitmedi ama sonlara doğru dağıtmışlar, çok sağlam.. replikasın bu tarz vokalini pek beğenmiyorum.
10. Hortum (7) - Elektonik punk çok sert bir müzik olmuş. Sanki çığlık atan gitarlar geziniyor etrafta.
11. Eksik (7) - Sözleri ve müziğiyle '77 tarihli punk müziklerini andırıyor. Şarkının ikinci kısmını çok güzel yapmışlar. Konserde en çok eğlendirecek şarkı bu olur sanırım.
12. Ruh-Feza (8) - Değişen hiç birşey yok. Muhteşem bir replikas şarkısı. Bu kadar güzel davullara, sanki rüyadaymışsın izlenimi veren gitar riffleri... enteresan bir film müziği olabilirmiş, tek kötü özellik şarkının çok uzun olması.
12+1. Hidden Track(Tuaf) - Albümdeki son şarkı bitttikten yaklaşık 4 dakika sonra başlıyor ve inanılmaz tanıdık geliyor. Sanırım ünlü bir şarkıyı yeniden yorumlamışlar..
Not: Bu yazı sabaha karşı 'uyuyamıyorum bari yazı yazayım gözlerim yorulursa kendiliğimden zıbarırım belki' gazıyla yazılmış olup tamamen düşünülmeden, şarkılar dinlenirken akla ilk gelen şeyler(düşünceler?) yazılmıştır. derinlemesine bir inceleme veya araştırma söz konusu değildir. ciddiye alıp almamak size kalmıştır. zira ciddiye almanızı tavsiye ederim o kdar yazdık bir bok olsun bari..
yorumlar (3)2 days in paris filminden arabesk bir monolog: "dört saatlik konuşmayı özetlersek; bir ilişkide olmanın kolay birşey olmadığını ve eşinizi tüm günahları ve sevaplarıyla kabul edip, onu gerçekten tanımanın çok zor olduğunu anladık. eğer onu gerçekten tanırsam ve bana tüm çıplaklığıyla açılırsa korktuğunu itiraf etti. birbirimizi tanımıyorduk ve gerçek aşk için birbirimiz hakkındaki tüm gerçekleri bilmemiz gerekiyordu. bu hiç de kolay yutulur bir lokma değildi ama ona tüm gerçeği anlattım. biriyle sonsuza dek beraber olma fikrinin bana çok zor ve korkutucu
geldiğini söyledim. bu adam hayatımın geri kalanını geçireceğim adam ve sorun çıktığı anda çekip gitmemek.. ilişkisini devam etmesi için çaba sarfetmek.. bunlar benim için zor şeyler. hayatım boyunca tek bir adamla beraber olamayacağımı söyledim. tek bir adamla.. aslında bu doğru değil ama yinede yalan söyledim. beni sincaba benzetti, kış günleri için erkek topladığımı söyledi. çok komik geldi bu bana. sonra söylediği birşey canımı yaktı. ses tonu birden ciddileşti. beni sevmediğini ve benden ayrılmak istediğini sandım ama yanlış anlamışım. birinin önce sizi çok sevip sonra hiçbişey hissetmiyor hale gelmesi beni hep hayrete düşürmüştür. bu durumda çok canım yanar. birinin beni terk edeceğini hissedersem, herşeyden önce davranırım ve önce ben gidip ondan ayrılırım. işte bir tane daha.. harcanmış bir aşk hikayesi daha.. bu kez gerçekten çok sevmiştim oysa.. bir gün bir yerde karşılaşıp birbirimize yeni sevgililerimizi tanıştıracağız, aramızda hiçbişey olmamış gibi davranıcağız. sonra birbirimizi daha az düşünecez. daha az, taa ki birbirimizi tamamen unutana dek. nerdeyse.. benim hikayem hep aynı.. ayrıl, kırıl, iç, eğlen, tanış, seviş ve bir kaç aylık boşluğun ardından yeniden gerçek aşkın peşinden koş. çaresizce heryerde 2 yıl boyunca aşkı ararız. ve bulduğumuzda bu defakinin o olduğuna emin oluruz. taa ki o da gidene dek. hayatta bir an gelir ve bir ayrılık daha kaldıramayacağınızı hissedersiniz. ve o kişi seni çoğu zaman sinirinizi bozsada zamanınızın %60 ında kızdırsada onsuz yaşayamayacağınızı anlarsınız. ve o kişi her sabah yüzünüze hapşırarak sizi uyandırsa da.. evet..onun hapşırıklarını başka herhangi birinin öpücüklerinden daha çok sevebilirsiniz."
23.08.2008. Alt geçitler birer porno kaldırımı gibiler. Ne istediklerini bilmiyorlar; hem alttalar, hem de geçitler.. Aynı zamanda tecavüzlerin en çok olduğu, fahişelerin en çok kendilerini sattıkları, kaçak porno yayınlarının en çok satıldığı karanlık, pis ve ıslak yerler. Bütün bunlar yüzünden alt geçitler hiç de 'erotik' olmayan birer porno kaldırımı gibiler.
yorumlar (2)14 ağustos böcüğü. Requiem for a dream filminin hiç de teknik olmayan bir açıklaması:
Requiem for a dream bence esrar, eroin, speed gibi uyuşturucu maddelerin anlatıldığı bir film değil. Her çeşit bağımlılıkla ilgili bir film. Uyuşturucunun ne olduğunun önemi olmadığını göstermeye çalışıyor bizlere. Bu şey, televizyon, kahve veya umut olabilir. Herşeyin potansiyel bir uyuşturucu olduğu anlatılıyor filmde. Darren Aranofsky, söylemek istediklerini bu filminde çok sert bir şekilde ifade ediyor.
Filmi izledikten sonra iki sonuç çıkıyor. filmden nefret ediyorsunuz ya da filmi çok beğeniyorsunuz. ben bu filmi ilk kez cine5'te izlemiştim ve ilginçtir ki filmi çok sevmemiş olmama rağmen yerimden uzun süre kalkamamıştım. Hayalleri ve umutları olan dört karakter var. Fakat acı gerçeklik onları yavaşça yok ediyor. Requiem for a dream'in türü Darren Aranofsky'nin tanımıyla bir 'şehirsel korku' filmidir. Oldukça korkunç ama klasik anlamda canavarlarla korkutmuyor. İnsanların hayalleri kabuslara dönüşüyor. Bu filmde güzel hikayeler, hoş espriler, mutlu sonlar ve hikayeyi yumuşatıcı sahneler yok. Hayatın gerçeklerini ve geçilmemesi gereken çizgiyi geçen karakterlerin başlarına gelenleri olabilecek en sert şekilde görüyoruz. Filmdeki karakterlerin küçük istekleri var. Kırmızı bir elbiseyi yeniden giyebilmek, bir televizyon şovunda kısa süre görünmek, bir iş veya bir sevgili. Hepimizin gece yatağımıza uzandığımızda aklımızdan geçen küçük ama hayatımızı etkileyecek yapıda hayaller. Fakat bu insanlar için bunlar ulaşılmaz istekler haline geliyor. Olayların gidişatını değiştirmek istiyorlar ama bunu engelleyemiyorlar. Olaylar bu şekilde gelişirken Clint Mansell'in müziğindeki her nota adeta içimize işliyor. Filmde ilgimi çeken bazı sahneler oldu. Filmin ortalarında Harry ile annesinin konuştuğu bir sahne var. Filmin içinde sürekli bir müzik olmasına rağmen o sahnenin çok sessiz ve sakin olması dikkatimi çekti. bunun dışında dikkat edilirse eğer, filmde kırmızı renk sadece Sara Goldfarb(anne)'ın giysisinde, saçında ve Harry'nin hayalinde kullanılıyor. Aronofsky bunu, rengin etkisini arttırmak için özellikle yaptığını söylemiş. Bu adamda bir David Lynch'lik seziyorum ama hadi hayırlısı.
28 gün sonra(temmuzun başından sayarsak). Sofia Coppola'nın Lost in Translation filmi üzerine yazdığım eleştirel bir saçmalık:
Bu film ile ilgili söylenebilecek en basit şey, filmden öte birşey olduğudur ve sanki duygulara hitap eden bir yalınlık, kalabalık içindeki dinginlik, yalnızlık, sıkılganlık, leziz bir hayattan bezmişlik ve uykusuzluk dolu bir içtenliği ifade ettiğidir. Ruhun okşanmaya başladığı an filmi izlemeye başlıyorsunuz ve filmle beraber ruhunuz sakinleşmiş oluyor, uykuya dalıyorsunuz. Filmdeki karakterler gibi hissediyorsanız eğer, filme kendinizi kaptırmanız büyük bir olasılık. Açılış sahnesi bütün erkekleri ve bazı kadınları mest edecek kadar güzellikteki Scarlett Johansson'un transparan iç çamaşırı giymiş poposuna yakın çekim sahnesi ile başlıyor. filmin konusu aslında çok basit; Bob Crane orta yaşlı, karısı ile uzun zamandır iletişimini yitirmiş, çocukları ile de pek ilgilenemeyen ve bayadır film çekemeyen bir aktör. Tanındığı için herkesin ilgisine maruz kalan ve bundan acayip sıkılmış olan Bob Crane, kaldığı otelde, kendisine karşı ilgisiz bir kocası olan 2 yıllık evli Charlotte ile tanışır. Charlotte'nin kocası iş gezisine çıkar ve bu ikisi beraber eğlenceli vakit geçirirler, en sonunda aşık olurlar(aşk?). böyle basit bir konuyu, içinde çok az diyalog olan bir sessizlikte anlatmak muhteşem bir yetenek gerektirir. Filmdeki diyalog olmadan, sadece bakışlardaki anlamların ifade ettiği spontane sahneler o kadar çok ki hemen hemen filmin bütününü oluşturuyor. Sofia Coppola bu yeteneğini babasından almış gözüküyor. özellikle benim dikkatimi çeken, otel odasındaki büyük camdan görünen Tokyo manzarası ve uykusuzluk. Uykusuzluk ve sıkılganlık gibi ortak noktalar bu iki insanın birbirlerine karşı olan duyguların oluşmasını sağlıyor. Filmi çekici kılan unsurlardan biri de, filmin büyük bütününün Tokyo'da havanın koyu mavi bir alacakaranlık olduğu zamanlarda geçmesi. Polanski filmlerini andıran bu alacakaranlık her zaman ilgimi çekmiştir ve bir insan içindeki duyguları en yoğunlaştıran zamanlardır. Tokyo, renkli, kalabalık, karmaşık fakat bütün bunlara rağmen insanı yalnızlaştıran bir şehir görünümünde. Sofia Coppola film boyunca odaklanmayı çok iyi kullanmış. önce her renkten ışığa odaklanmış, daha sonra odağı bozarak ışıkları arka plana alıp buğulu bir görüntü oluşturmuş ve ön plandaki görüntüye odaklanmış. Bunu filmin içinde birçok defa yapmış. Bence bunu yapmasının sebebi Tokyo'daki ışık çılgınlığının insanı bir süre sonra uyuşturup düşünemez ve yalnızlaştıran bir duruma getirdiğini göstermek olabilir. Belki de
kıçımdan sallıyor olabilirim, bilemiyorum ama böyle düşünüyorum. Filmde devamlı bir uykusuluk durumu var ve bu yönden filmdeki karakterleri kendime yakın hissediyorum. Aynı yatakta yan yana yattıkları bir sahne var. İkiside birbirlerini arzuladıkları ve aralarında bir çekim olduğu halde sevişmiyorlar ve sadece konuşuyorlar. Kendilerini konuşarak tatmin ediyorlar. Bence bu sahnenin film içindeki önemi büyük. çekingenlik, vicdan azabı ve zevk arasında kaldıkları bir sahne.. Eğer yanında Scarlett Johansson yatıyorsa ve sen ona dokunmadan kendine sahip çıkabiliyorsan bu zaten başlı başına bir başarı ve zevktir. Filmdeki müzikler ayrı bir şahane. Death in vegas(filmin başlangıç müziği, bende var isteyene gönderebilirim), air, squarepusher... Film boyunca sanki caz müziği dinliyormuşsunuz gibi bir hava oluşuyor.. Filmde Brian Ferry yorumu "more than this" şarkısını Bill Murray'in karaokede nasıl rezil ettiğini izliyoruz. Ama bu şarkının özelliği, şarkının ismi ve sözleriyle birlikte hissettiklerini nasıl güzel bir şekilde anlattığıdır. Bu sahnede yine hiç bir diyalog yok ve her şey bakışlarda bitiyor. Sofia Coppola, film içinde çok az kişinin(japonların) anlayabileceği bir dili tercüme etmemeyi seçmiş olabilir, ancak anlamların ayrıntılarda gizli olduğuna inanların güzel bir tercüme yaptığı kesin. Scarlett Johansson'u film boyunca iç çamaşırı ile görmek insanı ne kadar kışkırtsa da, film insanı içine alıyor ve yoğurup kendi ile bütünleştiriyor. Japonların boyları, gevezelikleri, talk-show'cuları ile dalga geçilsede filmi izledikten sonra japonya görülmeden ölünmeyecek diye bir kenara not düşüyor insan. film umutsuzca başlıyor fakat, son sahnede bizim duyamadığımız, kulağa fısıldanan bir kaç cümleyi kimse bilmiyor ve bilmeyecekte çünkü Coppola'nın da söylediği gibi: "Onlar aşıkların arasında". Ve bu bizlere(bana) bazı şeylerin hala var olduğu hissettiriyor.. -everyone wants to be found!-
28 Temmuz 2008. Yeni yaşımın ilk gününde aklıma şöyle bir soru gelmiyor değil; niye bardaklar camdan yapılıyorda tahtadan yapılmıyor? belki o zaman içimi daha leziz olur?
yorumlar (0)Jean Baudrillard: "Yazın, yastığın serinliği umutsuzluğun serinliğidir."
yorumlar (0)13 haz-iran cuma. Evrim; canlıların zaman süreci içerisinde meydana getirdikleri değişiklikleri inceleyen bilimdalına denir.
leylekler getirmeden hemen önce -öyle olduğunu sanıyorum- ; 3 yaşında bacakları bükerek artiz pozları verilmeye başlanmış; yine 3 yaşında daha sonradan siyahlaşacak olan sarı saçlarla gidene el sallanmış; 4 yaşında elde kağıt helvalarla iskele caddesinde piyasaya çıkılmış; 4 yaşında sandalyenin keşfinden önce arabaların üzerine oturulmuş; yine 4 yaşında kafada pilot gözlüğü ile 'kumdan uçak' yapılmış; 5 yaşında saç taranmış, gömlek giyilmiş yakışıklı pozlar verilmiş ama fermuar açık kalmış; 5 yaşında 'yemek yiyom çekme lan bakışı' atılmış; yine 5 yaşında annenanne ve dedeye 'ben hepinizi korurum arkama geçin bakim şöyle' duruşu sergilenmiş; 6 yaşında gün batımı pozları verilmeye başlanılmış; 7 yaşında 'yünlü şeyler giyinmek moda herhalde' diye düşünülmüş olmalı; 8 yaşında ilk kız tavlama girişimleri yapılmış ama bardak tutuşundaki acemilikten dolayı başarısızlıkla sonuçlanılmış; 9 yaşında alanyadan iş çıkmaz diyip bursada nine ziyaretlerine başlanılmış; 10 yaşına gelindiğinde saçlar renk değiştirip siyahlamaya başlamış ve evrim süreci hızlanmıştır..
yorumlar (0)03 haziran. ağacın içindeki berber dükkanı, hayaletli yol, anarşik rehavet, denizdeki ışık yansımaları, bilinçaltı bisiklet gezintileri, durakta dolmuş sırası bekleyen kedi. -yer vermeyi düşünür gibi bir hali de yok zaten-
yorumlar (0)31 mayıs. bazen clark kent olmak çok sıkıcı olmaya başlayınca, lex luthor olmak daha çekici gelmeye başlıyor.
yorumlar (0)
